Kaçmak için yazıyorum.
Kendimden, sizden, herkes ve her şeyden…
Yazıyorum, çünkü yaşanacak olanları yaşadım ve bitirdim. Bitiyor, elimi attığım her şey. Anında solgunlaşıp parmaklarımın arasında eriyor güneşe tutulmuş yağ gibi. Yüzler, sesler, görüntüler, düşünceler kayıp gidiyor, ansızın çarpışıp geriye baktığımda göremediğim nesneler misali. Doğrusu, şimdi, burada, bu şekil gördüklerim sanki çok uzak bir geçmişin buraya uzantısıymış gibi geliyor, bir çıkıntı duvarın öte yanından bu tarafı zorlamış. “Sevdiğimiz sayfaya geri dönmek isteriz; ama öldüğümüz sayfa çoktan elimizin altındadır” diyor Michel Schneider. Sadece kendimin değil başkalarının ölüm sayfaları da çoktan yazılmış ve sadece okunuyor gibi geliyor bana. Ölümleri, ölüleri, ölülerin cümlelerini okuyarak kaçıyorum ölümden. Ondan kaçıp ona sığınmak tek çaresi insanın.
Hiç kimse ele vermiyor kendini, hiçbir şey…
Yüzeyini gösterip çekiyor.
Şekiller, yüzeyler, dış hatlar, kabuklarla dolu bir yaşam var dışarıda.
İçim de onun gibi.
Dışa dönmüş, kendi içinin gizli kaldığı, asla belli etmeyeceği, hep karanlıkta kalacağı bir ruhum var.
Yazıyorum, çünkü unutturuyor bana bu, geçici, ölümcül olan her şeyi.
Her sabah uyandığımda, bedenime yapışan yağlı ölüm düşüncesini ertelemenin, uzağa fırlatıp atmanın, gözden ırak bir yere yerleştirmenin, bir kelebek gibi uçup tekrar avuçlarıma konmasını engellemenin başka yolunu bulamadığım için.
Yazıyorum, çünkü yazdıkça doğar doğmaz içime konmuş ölüm çığlığını ancak bu duyurmuyor bana. Yazının hışırtısı, içimdeki ölüm çığlığından ne kadar daha yüksek çıkarsa o kadar iyi hissediyorum kendimi, o kadar rahat, güvende, esende. Maupassant’ın da böyle yaptığını söyler Barthes. Şehrin her yerinden göründüğü için sinirlerini bozan Eiffel Kulesi’ni görmemenin bir yolu olarak öğle yemeklerini orada yiyormuş ünlü hikayeci. Her yere hakim, her yerden görünen, her yere yayılmış bir görüntü gibi bir kavramı görmemenin yolu da onun içine girmektir. Her yerde ölüm, baktığımız, dokunduğumuz, nefes aldığımız her yerde; onu görmememin tek yolu, içine girmek, kendisinin yahut kavramının… Sanki her gün birkaç doz almazsam bu sakinleştiriciden, daha kötü hissedecekmişim kendimi; ölüm fırtınasının patlamadan önce, kulağıma fısıldadığı bir yalan da olabilir bu, ruhumun derinliklerinin taşıyıp avucuma bıraktığı bir gerçek de.
Yazdıkça, batmaktan kurtarıyorum kendimi. Güncelin basitliğinden, geçmişin ağırlığından, geleceğin belirsizliğinden kendini çekip almanın başka yolunu bilmediğim için yazıyorum. Var mı, belli değil. Ben bilmiyorum ama, yazmak dışında, yaşamın bu dalgalı denizinde beni ayakta tutacak, batmaktan, boğulmaktan kurtaracak başka bir tahta parçası yok. Her yazı, yaşam suyunun üstünde bir görünüp bir kaybolan düşüncelerimin beni batmaktan kurtarması umuduyla bilincin ileri sıçramalarından başka anlam içermiyor.
Bata çıka ilerliyorum fırlatıldığım denizde.
Dalgalı, gevşek, aniden altına alan, aniden, saniyesinde boğma riski olan bir yaşam suyu bu. Dondurulmuş birkaç kova suyun, buzlaştırılmış birkaç parça etin, kendisi gibi olanın üstünde kalma çabası. Batma tehlikesi dışarıda, uzağında, yakınında, yanında değil, içinde insanın. Hatırladığın an batıyorsun. Zaten, battığını düşünmek de batmanın annesi gibi bakıyor sana. Ve yazmak zorundasın. Sürekli yazmak zorundasın. Ne kadar cümle, o kadar güvenlik alanı. Ne kadar kelime, suyu katılaştırmanın, yüzeyde kalmanın o kadar olanak alanı. Seni batmaktan korumayacak, kurtarmayacak kelimelerin; ama batma düşüncesini unutturarak geçirdiğin vakitleri çoğaltacak, bunun için yazıyorsun.
Kelimelerden kaçıp kelimelere sığınmak… Uçucu, şeffaf, kaygan, her an yok olma tehlikesi bulunan sözlerden matlaşmış, katı, tutunan, geçici varlık düzlemindeki kelimelere geçiş. Bu geçişin sana yüklediği anlam, anlamın gölgesinde kısa, anlık nefes alma, yorgunluğu telafi, kendini görme eğilimleri. Sonra yeniden yolculuk, yeniden yokuş, yeniden gözkapaklarını sızlatan ölümcül yorgunluk kümeleri… Bütün bunlar ne kadar tuhaf, ne kadar anlamsız, ne kadar ağır ve ağrılı senin için.
Kaçmaya ihtiyacım var. Kaçmak zorundayım, kaçmak zorunda hissediyorum kendimi, gideceğim bir yer yok ve dışarısı olabildiğince belalı; yazının sunağına ilişiyorum. Ölümden korkmayacağım tek yer var: Ölümün kendisi. Kelimelere o yüzden sığınıyorum. Ölü doğuyorlar. Her taraflarından ölüm kokusu geliyor ve ölümü unutturuyorlar. Kendisi oldukları için… İnsanın kendisini görememesi gibi bir şey bu… Ölümün kollarına atlayarak ölümü unutmak, bunu kelimelere sarılarak yapmak; hadi yutun beni. Karnınıza alın ve unutturun. Kendimi bile. Hatırlamadığım sürece kendim bile yokum nasılsa.