ANASAYFA KÜNYE REKLAM İNSAN KAYNAKLARI İLETİŞİM
Üye Girişi Üye Ol Giriş Sayfam Yap Sık Kullanılanlara Ekle  
Haber Ara    
   GÜNDEM  |  SANAT  |  KULİS  |  GÜNCEL  |  GÜNDEM  |  SİYASET  |  ASAYİŞ  |  EKONOMİ  |  SPOR  |  SAĞLIK  |  KÜLTÜR SANAT  |  DÜNYA  |  MAGAZİN  |  TÜRKİYE  |     RESİM GALERİSİ  |    VİDEOLAR  |    KÖŞE YAZILARI
Karakter boyutu :
Metni küçült
Metni büyüt
Hasan Çelik

Barış'ın Türküsü

26 Ekim 2015 Pazartesi   |   1630 kişi okudu




Bu haberi paylaş

Barış'ın Türküsü

Hasan Çelik

E - posta: hasancelikkafkas@gmail.com _______________________________________________________

Tarih 11 Ağustos 2015 Salı... O günler, Doğanşehir'in hiç de alışık olmadığı sıcakların tamda mevsimiydi. Kahvaltı sofrasında aldığımız haberle şaşkına döndük!.. Kara haber Şırnak'tan geldi; Barış AYBEK şehit olmuş dediler!.. Devlet erkânı bu kara haberi Barış'ın ailesine, her karışında Barış'ın da emeği olan bahçelerinde verdi... Doğanşehir ovasında sessiz ama yürekleri dağlayan uğultular vardı. Kimse kimseyle konuşmuyor ve bu habere de inanmak istemiyordu. Nasıl inanılır ki; üniversiteden yeni mezun olmuş ve hayallerine erkenden adım atmak için askerlik tecilini süresi dolmadan bozan Barış, Şırnak'ın gece karanlığında hayattan koparılmıştı. O günlerde, yüreğimiz öyle çok yanıyordu ki benzer bir acının bizlere de pay edileceğini hiç düşünmemiştik. Hangi gence ölüm yakışırdı ki Barış'a da yakışsın; hele de yolunu gözleyen o kadar seveni varken!.. Barış: en çok da Turabi babanın, Feride annenin, Şehriban bacının ve Eren kardeşimin "umudu"ydu... Hazreti Hakk; kimseyi "emeği" ve "umudu"yla imtihan etmesin, o ağırlığı ancak yaşayan bilir...

***

11 Ağustos'un öğle sıcağında Doğanşehir Barış'ını bekliyor ve güneşten çok Barış'ın gidişi bizleri yakıyordu... Bedenim büryan misali usul usul yanarken, bir taraftan da "Barış'a layık hizmetler yapılsın" kaygısını taşıyordum. Geçmiş zamanlarda, Hakk'a yürüyenlerin ardından hizmet görmek hep bizlere nasip olmuştu, yine nasip oldu... Ama bu kez "utanarak" hizmet ediyordum!.. Hangi ağabey kardeşini toprağa verirken utanmaz ki? Fidan boyuna, yaşına, hayallerine ve sevdasına, kısacası ömrüne tanıklık ettiğiniz "koca bir yüreği" toprağa vereceksiniz ama hiç bir şey olmamış gibi elleriniz titremeyecek(!).. Âdem olanda, adam olanda o gün utanmalıydı!.. Ve utanmak en çok da "bizi yönetenlere" düşüyordu(?).. Elbette "bizi yönetenlerin" sorumluluklarına düşen başka şeyler de vardı ama bu yazıyı onların "ahlaksızlıklarıyla" kirletmeyeceğim!..

***

Köy mezarlığında, Barış'ın kabrinin hazırlıklarını tamamladıktan sonra ilçeye indik. Barış'ın hergün umutla çıktığı evinin eşiğinde kapkara bir "umutsuzluk" vardı... Şırnak'taki tümende yapılan törenden sonra Barış'ın helikopterle baba yurduna gelişini dakika dakika teyit ettiriyordum. Ne Turabi babanın ne de Feride annenin karşısına çıkacak cesaretim yoktu. O gün öyle bir Kerbela yaşadım ki ömrümde cümlelerimin tükendiği bundan başka bir an hatırlamıyorum!.. Ya Şehriban bacım; en büyük Kerbela'lardan biri onun da payına düşmüştü: Bir adım yakınındaydım ama karşısına çıkamadım... Heybemde O'nu teselli edecek hiçbir cümlem yoktu, nasıl olabilirdi ki? O; Zeynep Ana misali Hüseyin'ine ağıtlar yakarken, ben yanı başında, çaresiz ve eli kolu bağlı kalmıştım... Gökkubbenin maviliği bölen helikopterin gelişiyle Barış'ın baba yurdunu selamlamasını gördüm. O kalabalıkların çocuğuydu; alışkındı kalabalıklara... Kalabalıklarda açtı gözünü, düğünlerde halaylara "baş" olurdu, taziyelerde ise "merhem"... Şimdi ise davetiye dağıtırcasına toplamıştı herkesi; yine yapmıştı yapacağını, tek kişilik vedaların adamı olamazdı, olmadı da!!!

***

Siren seslerinin ağırlığıyla gelen konvoyda Barış'ı gördüm, bu gidişe kuşlar bile ağlıyordu... O gün; bizim Kerbela (kör-bela)mızdı!.. Böyle vedalara alışkın değildik, hele de veda eden Barış'sa nasıl alışkın olabilirdik ki?.. Barış; "er kişi niyetine" kondu musallaya... Camii de değiştirmezdi bu niyeti; cemevi de!.. Tanrı: "Yeryüzünü mabet yapmıştı âdemoğluna, âdemoğlu geldi hapsoldu dört duvara!.." Usulca ilerliyorduk köy yolunda ve o gün cevapsız soruların da günüydü... Barış'ın en çok sevdiği şairlerden olan Nazım Hikmet'in dizelerinde ki gibi; "Anadolu'nun bir köy mezarlığında (...)" mâkamı artık hazırdı... Önce kanıyla boyadığı bayrağını söktüler tabutundan, sonra ise tenini bıraktılar kollarımıza... O dakika kendime çok kızdım; "iki metre boyundaki bir yiğidi sen mi toprağa vereceksin?" diye... Sonra ki cümlede teselliyi buldum; "madem ağabeyisin, el'e mi kalacaktı böyle bir yiğidi uğurlamak!." Barış; manasıyla Hakk'a olan yolculuğuna çıkmıştı işte...

***

"Hayatın en zor imtihanıydı, evladıyla imtihan edilmek"; o günler Feride anne o imtihandan geçiyordu. Ben her seferinde mahcup ve yarı utangaç bir şekilde Feride anneden kaçıyordum. Gözlerim, gözlerine değmesin istiyordum çünkü yarasına merhem olacak "reçetem" yoktu. O anneydi, hepimizin çınarıydı ve olup biten her şeyinde farkındaydı. Feride anne bir sabah beni yanına çağırdı ve dedi ki; "oğlum neden benden kaçıyorsun?.." O'na çaresizliğimi anlattım... Sonra Feride anne boynuma sarıldı ve ben de onun ellerini öptüm ve kulağıma şu cümleleri fısıldadı: "Ben anneyim. Barış'ımdan sonra siz kaldınız. Benden utanmayacaksınız, bu acılar sizin suçunuz değil. Ben hepinize kol kanat gelirim. Evlat annesinden utanmamalı!.." O gün anladım ki hiç bir kuyumcu tartamazdı; Feride annenin taşıdığı insanlığı ve okyanus yüreğinde ki "anneliği"...

***

Barış'tan sonra çok şey yazıldı ve çizildi. O; "sessiz bir devrimin" kahramanı oldu. Hal bilenler O'nun haliyle piştiler; hal bilmezler ise böyle giderse daha nice Barış'ların ölmesini seyrederler!.. Toplumumuz; "sistemli duyarsızlıklar"a doğru yol alırken, geleceği olan gençlerini kör dişlilere kurban ededursun, bizler neleri kaybettiğimizin farkında bile değiliz!!!

***

Zaman kendi sessizliğinde usul usul ilerlerken yüreğimize sığdıramadığımız bir fidanın hayatını iki valize sığdıranlar oldu. Barış'tan geriye öyle çok hatıra kalmıştı ki geçmişin güzel günlerini O'nun eşyalarını toplarken tekrar tekrar anımsadık. Telefon defterine en çok aradıklarını yazmıştı, bu fakirde dâhil bir kaç yüreğe öncelik tanımış ve halden hatırdan kimseyi eksik bırakmamıştı... İnsan, bir vedaya böylesine nasıl hazırlanırdı ki?..

***

Ah be Barış'ım; şimdi her şey biraz "eksik" kalacak. Hayatın içi hiç bir vakit ve tam manasıyla "dolmayacak"... Annen, baban, ablan ve kardeşin omuzlarında hep senin "özlemin"le dolaşacaklar... Deniz'e, Orkun'a, Ali'ye ve Berkcan'a seni anlatacağız... Sen, bitmeyen masallarımızın "ölmeyen" kahramanısın artık...

***

Sözümüz bilenleredir, bilmeyenler kenarda dursun: "Ne Âşıklara ne de Şehitlere ölüm yoktur, onların tenleri bile her daim diridir!.." Bir tasavvuf büyüğümüz derdi ki: " Şehit olanlar aslında "şahit" olanlardırlar." diye... Bizler; Hakk'ın yarattığı en kutsal varlık olarak âdemi gördük ve o'na şahitlik ettik. Sen, o âdem elbisesini en güzel giyinenlerdendin. Hazreti Pîr Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli'nin buyurdukları gibi: "Mal cömertliği zenginlerin, beden cömertliği gâzilerin, can cömertliği âşıkların ve gönül cömertliği ise âriflerindir (Mâkâlat, s.60)." diye... Şimdi âdem hırkasıyla âşıklık tacını sen takındın, bilirim ki bu Matem-i Muharrem'de Hz. Hasan'a ve Hz. Hüseyin'e kamberlik yapmaktasın. Gri tonların adamı olamamak böyledir işte!.. Ya Hüseyin'e taraf olursun ya da Yezit'e; şükür ki bizler Hüseyin'e tarafız ve dünya hevesi için Gasru'l Beyza'da kurulan sofraların 'haram lokmalarını' tüketmedik!..

***

Yaşın kadar umutların vardı, şimdi sana "umut" bağlayanları da geride bıraktın. Kim bilir, belki biz sevdiklerin "bizi niye bıraktın?" diye sana kızıyoruzdur; ama unutuyoruz işte çağıran Hakk ise gidilir ve ten kafesindeki "can" sevgiliye "âşk" ile sunulur... Şimdi sen, hakikat deryasında bir inci ve Hazreti Hakk'ın misafirisin yani Rahmetin yanı başındasın, bizler ise Belâ(dünya)'da kalanlarız... Umarım; yüreğin gibi türkülerini de anlar bu ülke, adının anlamını henüz anlamamış olsak bile!.. Anadolu denen bu yurtta her gün şehitlerimizin emanetleriyle yürüyoruz. Gözün arkada kalmasın; şimdi nöbet sırası bizlerde. Güzel bir ülkede yaşamak için "güzel yürekler" büyüteceğiz. Gökkubbe altında biriktirdiğin hatıralarla oynayacak çocuklar, dillerinde barış türküleri olacak, ninnilerinde yine SEN... Bu gidişi ayrılıktan sayma; âşıklar mâşukuna kavuşur elbet...

Gün gelir varırız huzuruna,

Sanmasınlar dünya kalır âdeme,

Halimiz ayandır Bahr-i Hûda'ya,

Seni tanıdık güzel dost, EYVALLAH.

 

Bıraktığın tüm güzel hatırlar için bir kez daha EYVALLAH Barış'ım hem de kocaman bir EYVALLAH...

 

***

 

Yazımızın son bölümünü ise Barış'ımızın ablası Şehriban Aybek kardeşimin yüreğinden dökülenlere bırakıyorum...

 

Bundan yaklaşık iki ay önce Barış'la telefonda konuşuyorduk:

- "İzne gelmem" diyordu.

-"Neden" diye sordum?

-"Eve daha erken gelirim" dedi.

Birbirimize umutlarımızı ve hayallerimizi anlatıyorduk...

Küçüğümüz Eren üniversiteyi kazanarak bizleri bir kez daha gururlandırmıştı.

-"Şehriban Salı gecesi gelirim, sen uyumaz bana kapıyı açarsın. Sabah annem uyandığında ona büyük bir sürpriz yapmış oluruz. Sonra üniversiteye Eren'in yanına gider ve bu defa da ona sürpriz yaparız" dedi. (Sesi hâlâ kulağımdadır).

Dedim ya "hayallerimiz vardı" diye...

Hepsi yarım kaldı!

Salı günü oldu; bekledim camı tıklatmasını, bekledim, sadece bekledim ve O gelmedi!..

Ah bu Salı günleri!

Barış'ımın ata yurduna gelişi de bir Salı günü oldu... Öyle bir Salı'ydı ki yüreğim "yangın yerine" dönmüştü. Barış'ım uzun bir zamandan sonra evine ilk kez gelmişti ama bu kez benimle konuşmadı bile; sadece "helâllik istedi", sadece "HELÂLLİK!.."

***

O kara günde "ortancam"a dedim ki "bu bize yakışmadı!.."

İçimden dedim ki; "sen ablasın, abla dediğin kardeşine sahip çıkar, onu korur, şimdi ağlama zamanı değil!." Ama ablaydım işte, o kara günde ne yüreğim durdu ne de dilim; 23 yaşımda 22'sinde ki "ortancam"ı ağıtlarla Hakk'a yolladım...

***

Bir cenaze töreni ancak bu kadar gurur verici, bu kadar anlamlı ve bu kadar özverili olabilirdi. Bir Barış tabutta idi binlerce Barış ise onun etrafını sarmıştı...

***

İlk kez bir çölde bu kadar susuz kalmıştım; Zeynep Ana misali...

Ne kendime nede aileme verecek bir damla suyum yoktu.

***

Hep dedim ki "Oy ben öleydim!.. Ona 'ablan öldü' deseydiler de, ben; 'kardeşim öldü' demeseydim!.." Bu acıyı yaşan bilir!.. Bu acıyı ancak "umudunu" kaybetmiş ve çaresizliğe sürüklenen Zeynep bacılar bilir!..

***

Kendi kendime dedim ki: "O kurşunu sıkan kâfiri bizim eve getirsinler. Ölmesin! Gelsin görsün; nasıl bir yiğide kıydığına. Barış'ın ne kadar çok sevildiğini ve özlendiğini görsün. Görsün ki insanlıktan nasibini alsın!.. Gelip beni görsün, görsün ki "bu nasıl bir abla ve ben nasıl bir insanım" deyip, en azından kendinden utansın!.. Utansın ki o kurşunu "Barış" gibi yiğitlere sıkmanın ne demek olduğunu anlasın!..

***

Anladım ki insanın ömrü uzamıyor... Ve bizler her gün "ortancam"a bir adım daha yaklaşıyoruz. Barış'la yediğimiz tuza-ekmeğe binlerce kez şükürler; Barış'ında varlığına binlerce kez hamd olsun!.. Bizleri böyle güzel bir yuvanın çatısı altında yetiştiren annem Feride'den ve babam Turabi'den de Allah bir kez daha razı olsun... Ah güzel Barış'ım: seni bir kez daha özlemle anıyor ve o güzel kirpiklerinden öpüyorum; ablan Şehriban... 

Bu haberi paylaş


12 Şubat 2018 Pazartesi
18 Aralık 2017 Pazartesi
25 Eylül 2017 Pazartesi
03 Aralık 2016 Cumartesi
10 Kasım 2016 Perşembe
11 Ekim 2016 Salı
26 Ekim 2015 Pazartesi
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Güneş Tv Medya
 
 
 
Güneş Tv Yayın Akışı
   
 
Copyright © 2004 - 2018  gunestv.com
Malatya Güneş Medya Grup - Güneş Tv - Gerçek Gazetesi